Yaratma Açısından Kaza ve Kader
Tahmini okuma süresi: 10 dk.
337 defa okundu.

Kitap:Kitap ve Sünnet Perspektifinde Kader



Her şeyi yaratan Allah'tır. "Şey" dediğimiz ne varsa hepsi O'nun mahlûkudur. Biz de, amellerimiz de buna dahiliz. Onun içindir ki Kur'ân-ı Kerim'de: وَاللهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ "Sizi ve amellerinizi yaratan Allah'tır" (Sâffât, 37/96) buyurulmaktadır.

Efendimiz de bir hadîslerinde: اِنَّ اللهَ صَانِعُ كُلِّ صَانِعٍ وَصَنْعَتِهِ "Her sanatkârı ve sanatını yaratan Allah'tır"[1] ihtarında bulunmaktadır.

Bir taş veya bir mermer mi yontuyorsunuz? Sizi de yaptığınız o işi de yaratan Allah'tır. Size düşünme melekesini veren, sonra sizi düşündüren ve bir merhale ötede, düşündüklerinizi ifade ettiren yine Allah'tır. Öyle ise bizim irademize düşen nedir? Böyle bir meselede irade nasıl bir paya sahiptir?

İrade dediğimiz şey o kadar küçüktür ki, bakışlarınız ne kadar derin ve görüş ufkunuz ne kadar geniş olursa olsun yine onu göremez.. ve onu belirleyemezsiniz; çünkü onun hariçte hiçbir vücudu yoktur. O kadar küçüktür ki, ona terettüp eden işlerle onun arasında "tenâsüb-ü illiyet" prensibine göre bir nispet bulmak mümkün değildir. Evet, irademiz ne ölçüde küçük ise, yanı başımızda duran ilâhî lütuflar da o kadar büyüktür.

Yaratan Allah'tır. Kur'ân, Sünnet ve inkişaf etmiş vicdanlar bunun böyle olduğuna şahitlik etmektedir. Bu sebepledir ki, Allah Resûlü ve O'nun ümmeti olarak bizler, Cenâb-ı Hakk'ın bizim için iyi şeyler yaratmasını, kendi irademize dayalı olarak değil de rahmet kaynaklı olmasını isteriz.. sadece bir fikir vermek için burada bir-iki duayı zikretmek istiyorum:

Buhârî'nin rivayet ettiği bir Hadîs-i Şerifte Efendimiz, istihâre duası olarak bize şu duayı talim etmektedir:

اَللَّهُمَّ اِنِّي اَسْتَخِيرُكَ بِعِلْمِكَ وَاَسْتَقْدِرُكَ بِقُدْرَتِكَ وَاَسْئَلُكَ مِنْ فَضْلِكَ الْعَظِيمِ. فَاِنَّكَ تَقْدِرُ وَلاَ اَقْدِرُ وَتَعْلَمُ وَلاَ اَعْلَمُ وَاَنْتَ عَلاَّمُ الْغُيُوبِ. اَللَّهُمَّ اِنْ كُنْتَ تَعْلَمُ اَنَّ هَذَا اْلاَمْرَ خَيْرٌ لِي فِي دِينِي وَدُنْيَايَ وَمَعَاشِي وَعَاقِبَةِ اَمْرِي اَوْ عَاجِلِ اَمْرِي وَآجِلِهِ فَاقْدُرْهُ لِي وَيَسِّرْهُ لِي ثُمَّ بَارِكْ لِي فِيهِ وَاِنْ كُنْتَ تَعْلَمُ اَنَّ هَذَا اْلاَمْرَ شَرٌّ لِي في دِيني وَدُنْيَايَ وَمَعَاشِي وَعَاقِبَةِ اَمْرِي اَو عَاجِلِ اَمْرِي وَآجِلِهِ فَاصْرِفْهُ عَنِّي وَاصْرِفْنِي عَنْهُ وَاقْدُرْ لِيَ الْخَيرَ حَيْثُ كَانَ ثُمَّ رَضِّني بِهِ.

"Allah'ım, Sen'in ilmine danışıyor ve Sen'in kudretinden yardım diliyorum.. istediğimi de Sen'in büyük fazlından istiyorum. Sen'in her şeye gücün yeter, benim ise hiçbir şeye gücüm yetmez. Sen her şeyi bilirsin, ben ise hiçbir şey bilmem. Sen "Allâmü'l-Guyûb" (Bütün gizlilikleri bilen) sin.

Allah'ım eğer bu iş (burada işini zikreder.) benim dünya ve ahiret kazancım adına, başlangıcı ve neticesi itibarıyla hayırlı ise ve Sen bunu böyle biliyorsan, o işi benim için takdir buyur, kolaylaştır ve sonra da onda, benim için bereket kıl. Ve yine Sen biliyorsun ki, bu iş benim din, dünya ve âhiretim hesabına başında veya sonunda hayırsızdır, onu benden uzaklaştır, beni de ondan uzak tut. Hakkımda ne hayırlıysa bana onu takdir et. Sonra da takdirine beni hoşnut eyle..."[2]

Efendimiz bu dualarıyla bize, kadere ait bazı sırları öğretmenin yanında bizi hayra kavuşturacak ve yine bizi şerden uzak tutacak yegane güç ve kuvvet sahibinin Allah (cc) olduğunu gösteriyor. O'dur ki, şerrin kötülüğünü vicdanımıza acı acı duyurur ve bizi ondan uzaklaştırır. Hayır hakkında da içimize bir inşirah, bir meltem salar ve vicdanımız bu inşirahla dolar taşar ve biz de bütün benliğimizle o hayrı kucaklamaya çalışırız. Zaten بِيَدِهِ الْخَيرُ "Hayır O'nun elindedir." Başkasının bize hayır vermesine veya gelmekte olan hayrı bizden uzaklaştırmasına imkan ve ihtimal de yoktur.

Hz. Yusuf'a musallat olan belayı Allah defetmiştir. Gördüğü bürhan nedir? Burada onun münakaşasını yapacak değiliz. Ancak ihlasın özü haline gelmiş bir peygamberi Cenâb-ı Hak, bir kadının şerrinden korumuş ve muhafaza buyurmuştur. Onun içindir ki, Kur'ân-ı Kerim'de meselenin bu yönü anlatılırken şöyle denmektedir:

كَذَلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّوءَ وَالْفَحْشَاءَ إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُخْلَصِينَ "İşte ondan kötülüğü ve fenalığı böylece def ediverdik. Doğrusu o bizim muhlasîn (ihlasa erdirilmiş) kullarımızdandı." (Yusuf, 12/24)

İşte burada, kötülükle, iradenin meyli arasına Cenâb-ı Hakk'ın lütuf ve ihsanı giriyor ve ferdi, kötülüğe meyletmekten kurtarıyor. Şu kadar var ki, Hz. Yusuf hakkında söylenen "O bizim ihlas sahibi kullarımızdandı" ifadesi, gösteriyor ki, Cenâb-ı Hakk'ın lütuf ve ihsanını celbeden Hz. Yusuf'un ihlasıdır. Bu mânâyla irtibatı bakımından Efendimiz'in şu mübârek sözleri de çok mânidar ve çok mühimdir; O, şöyle buyurmaktadır:

اَلاَ وَاِنَّ فِي الْجَسَدِ مُضْغَةً اِذَا صَلَحَتْ صَلَحَ الْجَسَدُ كُلُّهُ وَاِذَا فَسَدَتْ فَسَدَ الْجَسَدُ كُلُّهُ اَلاَ وَهِيَ الْقَلْبُ "Dikkat edin, bedende bir et parçası vardır; o iyi olduğunda bütün beden iyidir. O bozulduğunda da, bütün beden bozulur. Dikkat edin, o kalbtir."[3]

Evet, kalbin ihlasa ermesi ve Cenâb-ı Hakk'a karşı muhabbetle, saygıyla dolup taşması, üst üste kavisler halinde gelen belaları defetmeye bir vesile ve vasıta sayılmaktadır.

Yine Buhârî'nin rivayet ettiği bir hadîste, Efendimiz, bir dualarıyla, her şey gibi fiilleri yaratanın da Allah olduğu hususunu dikkatle hatırlatır. Bilhassa sabah namazlarında bazı imamların iftitah duası olarak okudukları bu duanın bir bölümü şöyledir:

اَللَّهُمَّ لاَ مَانِعَ لِمَا اَعْطَيْتَ وَلاَ مُعْطِيَ لِمَا مَنَعْتَ وَلاَ يَنْفَعُ ذَا الْجَدِّ مِنْكَ الْجَدُّ "Allah'ım, Sen'in verdiğini geri çevirecek yoktur; Sen'in menettiğini de verecek.. Sen'in yanında iltimas olmaz. Bütün şeref Sen'indir ve Sen'dendir."[4]

Görüldüğü gibi, Allah'ın verdiği hükmü ve Allah'ın kazasını hiç kimse geriye çeviremeyeceği bu duada talim edilmiş bulunuyor. Öyle ise, bize düşen sadece bir meyildir ve bir yöneliştir.

Esasen bizim fiillerimizin de Allah tarafından yaratılmış olması bizlere apayrı bir duygu ve güven aşılamaktadır. Bu öyle müjde dolu bir inanç ve bir düşüncedir ki, bizi yaratan Rabbimiz, bizi ef'âlimizle baş başa bırakmamakta, kudret ve ilmiyle her an ve her zaman bize bizden daha yakın bulunmaktadır. İnsan için bundan daha sevindirici ne olabilir? Biz bu duygularla kendimizi rahmetin kucağına salıveriyor ve bütün ef'âlimizi Cenâb-ı Hakk'ın yaratmasına havale ediyoruz. İşte bizdeki bu teslimiyet, Meşîet-i İlâhînin bir rahmet dalgası gibi gelip bizleri önüne katıp sürüklemesine ve marifet ummanının ortasına atıvermesine sebep oluyor. Bu ümit ve bu dileklerle O'nun dileme ve meşîetini bekliyoruz. Cenâb-ı Hak, bu beklentimizde bizleri haybet ve hüsrana uğratmasın! (Amin).

Sözün başında da dediğimiz gibi, hidayet de dalâlet de Allah'ın elindedir ve bunların vücud bulmaları Cenâb-ı Hakk'ın meşîet ve yaratmasına bağlıdır.

Kur'ân-ı Kerim'de bu husus tafsilatıyla ele alınmıştır. Biz sadece misal olması bakımından bir-iki âyete temas edeceğiz:

مَنْ يَهْدِ اللهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِ وَمَن يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ وَلِيّاً مُرْشِداً "Kimi Allah hidâyete erdirirse o hidayete erer. Kimi de dalâlette bırakırsa, artık onu irşad edecek bir mürşid bulamazsın." (Kehf, 18/17)

وَمَنْ يَهْدِ اللهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِ "Allah kimi hidâyete erdirirse ancak o hidâyettedir." (İsra, 17/97)

وَمَنْ يَهْدِ اللهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُضِلٍّ أَلَيْسَ اللهُ بِعَزِيزٍ ذِي انتِقَامٍ "Allah kimi hidâyete erdirirse onu saptıracak yoktur. Allah azîz ve intikam alıcı değil midir!" (Zümer, 39/37)

Allah kime hidâyet murad ederse, onun gönlüne hidayet şuaları akar ve sonra da o gönülde karar kılar. Kimi de sapıklığa sürüklemek murad ederse, bütün vâiz ve hatipler onu kurtarmak için bir araya gelseler, onun imdadına koşsalar, ona anlatılacak her şeyi anlatsalar, tebliğ sevabını alsalar bile, o şahsın sapıtmasını önleme adına hiçbir şey yapamazlar. Çünkü onun hidâyete erme liyâkatı selbolmuştur. Artık ne yapılırsa yapılsın hiçbir faydası yoktur. Günümüzün umumî manzarası, bunu göstermeye yeter ve artar zannediyorum.

Ancak burada şu hususu da nazardan uzak tutmamak gerekmektedir. Hidâyet ve dalâleti Allah yaratır; ancak itibari dahi olsa, onları mevcud iradenin istek ve talebi üzerine yaratır. Kul ister, Hâdî ve Mudill isimleriyle müsemma olan Allah (cc) da, hidâyet ve dalâleti yaratıverir. Dolayısıyla sapıtanın kendisi yine bizzat kul olur. Onun içindir ki biz, kıldığımız her namazda, Fatiha suresini okurken Cenâb-ı Hakk'a dua edip yalvarır ve: غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ "Allah'ım bizi mağdub ve dâllînin yoluna sürükleme" (Fatiha, 1/7) deriz. Efendimiz de bir hadislerinde "Üzerlerine Allah'ın gadabı olanlar Yahudilerdir, sapık olanlar da Hristiyanlardır"[5] buyurmuşlardır. Mevzuyu bu noktaya getirdikten sonra, burada hidâyetin mertebeleri üzerinde durmak icap etmektedir. Tâ ki, çeşitli yanlış anlamalara meydan verilmiş olmasın!



[1] Kenzü'l-Ummâl, I/263
[2] Buharî, Teheccüd, 25; İbn Mace, İkâme, 188
[3] Buharî, İman, 39
[4] Buharî, Kader, 12
[5] Müsned, IV, 378